
Adaletin pembe çiçekleriyle bezenmiş pelerini arkasında dalgalanan bir genç, yabancısı olduğu gezegende Keballerin planlarını bozmaya çalışıyor. Bir Android, uzun kış gecelerini sığınağında örgü örerek geçiriyor. Dev bir su ayısı, uzayda karnı acıkmış bir halde dolaşırken görenleri hayrete düşürüyor.
Umut ve çaresizlik. Uzay ve okyanuslarımız. Yapay zekâ ve duygular. Uzayın soğukluğundan iç ısıtan hikayeler. Tüm bunlar Sözün Rengi’nin yeni konuğu Feyza Şahin’in yürekleri sıcacık yapan, güldüren, hayret ettiren, tutkulu ve hepsinin de ötesinde ümidi konuşturduğu bilim ve yıldız tozlarıyla dolu dünyasından payımıza düşenlerin yalnızca küçük bir kısmı.
Feyza Şahin, Sözün Rengi’ne verdiği yanıtlarla bilim kurgunun ve hayallerin bu topraklara hiç de yabancı olmadığını ispatlıyor. Gündemimizde bulunan ve tedirginlikle yaklaştığımız yapay zeka ve gelecek tahayyüllerimize umut dolu yeni bir boyut katıyor. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkçe ve Türk Dili Edebiyatı dersleri için okumaya yönelik uygulama sınavları hakkında öğretmenlere değerli tavsiyelerde bulunuyor.
Her soruda ilham bulduğumuz bu dolu dolu röportaja siz de davetlisiniz!
Merhaba Feyza Hanım. Bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sözün Rengi okurları için biraz kendinizden ve yazarlık serüveninizden bahseder misiniz?
Ben teşekkür ederim Şevval Hanım. Kendimden söz edeyim… 1979’da İstanbul’da doğdum. Ailem Rumeli göçmeni. 28 Şubat dönemini imam hatip lisesinin son, üniversitenin ilk yıllarında yaşadım. Okulu bırakmak zorunda kaldım. Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Okulu ikinci çocuğum bebekken çıkan af sonrası bitirdim. Tercümeler yaptım, kitaplar yazdım. Hâlâ da yazıyorum, çok şükür.
Ursula K. Le Guin’in 1974 tarihli “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” başlıklı bir yazısı var. Elli yıl sonra, bilim kurgu ve fantastik kurgu türleri hala marjinal mi? Ülkemizde de ejderhalardan, Keballer’den, Alba’dan veya Ufaklık’tan korkuluyor mu sizce?
Güzel bir soru. Cevabı sorunuzda söz ettiğiniz yazıdan yola çıkarak vermeye çalışayım. Ülkemizde, kültürümüzde fantastik unsurlardan yazıda bahsi geçen şekilde korktuğumuzu düşünmüyorum. Yüzüklerin Efendisi okuyan liseli bir genç, sınıf arkadaşları tarafından ötekileştirilmez bizde. Kurgu okumak “kadın işi” değildir. Hayal kurmayı severiz, çok şükür. Doğu, zaten yarı gerçek yarı hayal bir diyardır. Batı’nın materyalist yaklaşımı fanteziden korkar. Hoş, geçen yıllarda gerçek hayattansa sinematik paralel evrenlerde yaşamayı tercih eder oldu. Bizim yaşadığımız asıl sorun; bilim kurgunun ya da fantastik kurgunun bir Batı sanatı olduğunu düşünmek, böyle zannetmek. Oysa bilim kurgunun da fantastik kurgunun da ana vatanı, hemen tüm sanat, bilim ve medeniyet unsurları gibi bu coğrafyadır. Batı bilim kurgusu tıpkı Batı felsefesi gibi insanın içinde bidayetten var olan kötülüğe meyyal; Doğu’da ise biz ümitvarız, iyimseriz. Bu iyimserlikten kastım iyilerin kazanmasıyla neticelenen kötü olaylar zinciri değil, her şeye rağmen insan yaşamalıdır değil, yüksek-akıl uzaylıların gelip insanlıktaki iyilik istidadına binaen dünyayı yok etmekten vazgeçmesi değil, insanın içinde öncelikli olarak var olan ve etkin olan vicdanın iyiye kurulu olmasıdır. Kötülük marjinal, iyilik standarttır yani.

Eserlerinizin birçoğu yayımlandığında yapay zekâ sohbet botları henüz hayatımızın bir parçası değildi. Bugün bu teknolojilerle daha yakından muhatap olmak sizin için nasıl bir deneyim?
Bilim kurgucular için bu çağ çok fena, kısa zaman evvel kurgu olan şeyler artık gerçek. Kurgulanabilecekler giderek azalıyor. Aslında bir bakıma eğlenceli de… Bir hayal kuruyorsunuz, hemen gerçek oluyor! Günlük hayatta istesek de istemesek de yapay zekâyı kullanıyoruz. Zannediyorduk ki yapay zekâyı kullandığımızda dünya değişecek, her şey farklı olacak. Bakın dünya aynı, gün aynı gün, insan aynı. Hâlâ seçeneklerimiz var, yapay zekâ adlı aleti iyi ya da kötü kullanabiliriz. Henüz tam manasıyla inkişaf etmemişken onu yönlendirebiliriz. Ben ümitvar olmayı seçiyorum. Nihayet geçmişte insanlar nükleer silahlanmayı dünyayı havaya uçurmadan durdurabildi, bu da türlerin aklı ve hayatta kalma dürtüleri açısından kayda değer bir başarı. Yapay zekâyla ilgili de sağduyulu davranabileceğimizi umuyorum.
Bir röportajınızda, yazarın hayatta eksikliğini gördüğü şeyler üzerine kurgu yaptığını söylemiştiniz. Siz, eserlerinizle hayatta gördüğünüz hangi eksiklikleri kapatmayı hedefliyorsunuz?
Bu genelde bilinçli yapılan bir eylem olmuyor. Bir duygu, bir tepki, bir olay olması gerekiyor ama olmuyor; siz onun olduğu bir olaylar silsilesi kurguluyorsunuz. İnsanlar arası iletişimin olduğu, çocukların ciddiye alındığı, kişisel haklara ve sınırlara saygı duyulan, hayallerin peşinden koşmanın mümkün olduğu, sorularınıza cevap bulabildiğiniz vb. Eksiklik örnekleri çoğaltılabilir. Fakat bir kurgu üzerinde çalışırken hatta kurgu henüz ilham aşamasındayken, “Hmm bu kitapta şu eksiklik üzerinde durayım.” diye bir niyetim olmuyor. Hikâye kendi getiriyor. Şu da bir gerçek ki kurgularımdan ve karakterlerimden gördüğüm kadarıyla eksiklikler eksik olmasa tüm sorunlar çok daha hızlı çözülürdü. Bilhassa iletişim, iletişim de iletişim.

Kitaplarınız aracılığıyla çocuklarla sohbet ettiğinizde onların geleceğe, teknolojiye ve yapay zekâya dair fikir ve endişeleri sizce nasıl şekilleniyor? Mikro ölçekte yapay zekâyı tartışırken makro ölçekte geleceğe dair umutlarını ya da kaygılarını nasıl ifade ediyorlar? Yazar olarak bu konuda kendinize biçtiğiniz bir misyon var mı?
Röportajın devamı: https://www.kitaphaber.com.tr/sozun-renginde-feyza-sahin-k6651.html

Yorum bırakın