Cevahirname yahut İyiler Defterine İsim Yazdırmak

Merhaba. Düşkün olduğumuz bir tarz olarak “etimolojik girizgâhlar”, bu blogun da kaderi olacak muhtemelen. Ama ben mizahsız, nüktesiz de duramam. Lezzetli yazılar severim. Bu yüzden zihnimde kimi zaman berrak halde duran kimi zamansa fırtınayla coşan denizlere sizleri de bu yazıyla davet etmek istiyorum. Umarım seversiniz.

Bu yazının anahtarı, özellikle gençlerden, gençliğin kıymetinden bahsedenlerin gözdesi haline gelmiş bir kelime: “cevher”. Fakat önce iyi anlamaya ihtiyacımız olan bir kelime. Herkesçe çok kullanılan, slogan malzemesi yapılan bir sözcük olmuşsa tadilata ihtiyacı olabiliyor. Cevher de bunlardan biri. Çoğunlukla “mücevher”i çağrıştırıyor. Bu da sanki karşıdan parlayan ve taşıdığı potansiyel, kıymet, güzellik “herkesçe” bilinen kişilermiş gibi yanlış bir algıya kapılmamıza neden oluyor. Ama iş öyle değil. Marifet, çok göz önünde görülmeyeni görüp ondaki değeri yükseltmekse mücevher bizim işimize yaramaz. Onu sadece küpe yapar, kolye yapar takarız. Bizim asıl işimiz cevherle…

Bu kelime hakkında özel olarak ilk kez yazdığım bir bilim yazısı için araştırma yaparken düşündüm. Okuduğum makalede “demir cevheri” şeklinde kullanılıyordu. Yani demirin hammaddesi. İşlenmemiş bir form.

Vaat ettiğimiz üzere etimolojisine de bakarsak durum şöyle; Farsça “gevher” kelimesinden Arapçalaşmış. Çoğul hali “cevahir” ise Orta çağ Müslüman toplumlarında değerli taşlar yanında madenler ve mineralleri ifade etmek için de kullanılıyormuş. (TDV, Cevher)

Mineral konusu ilginç gerçekten. Buradan varlıklarının biliniyor ve o dönem insanlarının sağlık adına onlardan bilinçli şekilde faydalanmak istediğini anlıyorum. Takı veya süsleme amaçlarından çok farklı bir olay!

Gelelim hayatımızdaki cevherlere, iyilere… Bu cevheri ortaya çıkaran kişi olarak aklıma ilk öğretmen geliyor. Şahsen öğretmenliği bir meslekten ziyade küçük yaşlardan bu yana bir yaşayış şekli olarak görmüşümdür. Romantize de etmeden sıradan bir meslekten öte bir anlama sahip olduğunu söyleyebiliriz. Öğretmen dediğimiz, önce liderlik vasfı öne çıkıyor. Her şeyin kontrolünü elinde tutmaya çalışan, eli cetvelli bir lider değil tabi ki. Estetik bir bakış, duyuş ve beceri ve sorumluluğa sahip biri. O öğretmen önce annemiz. Sonra babamız olabilir, kardeşimiz, arkadaşımız, komşumuz ya da gerçekten okuldaki öğretmenimiz olabilir. Anlamı genişletmek istersek “marangoz” burada bizim için iyi bir imge. Önüne gelen ağaç gövdelerini, eğri büğrü dalları yontuyor, şekil veriyor, zımparalıyor. Biraz daha becerikliyse o tahtadan güller, desenler çıkarıyor. O tahtada nice güzellikler görüyor, onu süslüyor. Sonundaysa göze, gönle iyi gelen, sıcacık eşyalar yapıyor.

Marangoz sinemada da bu anlamları karşılayan işlevsel bir metafor. Aklıma ilk gelen Mandariinid filmi. Gürcistan-Estonya ortak yapımı bu film, Abhazya’da Estonyalıların yaşadığı bir köyde geçiyor. Savaştan dolayı Estonyalılar evlerini bırakıp ülkelerine geri dönmüşken köyde kalan iki ihtiyarın bahçesinden savaşa tanıklık ediyoruz. Evlerinin önünde çıkan çatışmada sağ kalan biri Çeçen öbürü Gürcü iki düşmanın yaralı olarak kurtulmasıyla filmin marangozu Ivo onlara evinde kucak açar. Ciddi çatışmalar ve tehditlerin ardından marangoz İvo bu adamları aynı çatının altında adeta yontar, şekillendirir. Hepsinin hikayesini dinleriz. Sonundaysa tahmin edeceğiniz üzere birbirlerine kol kanat gererler. Mandariinid savaş karşıtı güzel bir film. İzleyenler için mutlaka bu şekilde yeniden düşünün derim. İzlemeyenler için de daha ne duruyorsunuz, vakit kaybetmeden izleyin. Beklediğiniz zarar 🙂

Bu filmde öğretmen olan ihtiyar İvo’ydu. O yosun bağlamış, kurumuş, yaşlı ağaç gövdelerine güvenmek iyi bir nazar ister. Ben de böyle birkaç tanesine rastlamıştım. Hepsine müteşekkirim, hakları ödenmez. Bazen bir insanın sizin için o an önemsiz bile olsa yaptığı ufak bir tespit, ufacık bir iltifat bile yeri dolmaz biçimde kıymetli olabiliyor. Niyetlerinizin akış yönünü tayin edebiliyor. Bu noktada aslında çok ciddi bir şeyden bahsediyoruz. Bir insanın hayatı söz konusu. Sorumluluk, dikkat ve ciddiyet istiyor. Hep olumlu konuştuk ama Allah muhafaza yıkıcı sonuçları da olabilir.

Konuyla ilgili ikinci bir film önerisiyle yazıyı kapatacağım. Bu sefer bir anime: “Mimi wo Sumeseba” ya da İngilizce adıyla “Whisper of the Heart” Kendisi en sevdiğim, bayıldığım anime olabilir. Elbette Studio Ghibli’den çıkıyor. Filmimizde ana karakterimiz Shizuku çok fazla kitap okuyan ama gelecekte ne yapmak istediği konusunda hiçbir fikri olmayan bir kız. Birgün rastladığı antika dükkanının sahibi Bay Shiro ile tanışır. Gayet entelektüel ve aktif bir adam olan Bay Shiro, Shizuku’yu çok sever. Öbür yanda Bay Shiro’nun da torunu Seiji Amasawa da keman ustası olmak istiyordur. Fakat bu konuda ailesinden destek görmez. Ona güvenen sadece dedesidir. En sonunda İtalya’ya gitme fırsatını bulur ve kendisini kanıtlamak için önünde üç ayı vardır. Bu sırada Shizuku da Seiji’nin gayretinden etkilenir ve dükkânda görüp çok etkilendiği bir biblonun öyküsünü yazmak için Bay Shiro’dan izin ister. Bundan çok memnun olan yaşlı antikacı, Shizuku’yu yüreklendirir. Üç zorlu ay sonuna kadar Shizuku öyküsünü tamlamaya, Seiji de kendisini kanıtlamaya çabalayacaktır.

Tamamen bir kendini gerçekleştirme öyküsü ve çok tatlı bir gençlik aşkı da içeriyor. Tavsiye ederim.

“Cevahirname yahut İyiler Defterine İsim Yazdırmak” için bir cevap

  1. […] yazım, Cevahirname Yahut İyiler Defterine İsim Yazdırmak‘tı. Sonrasında çeşitlendi. Son zamanlarda yemek tariflerinden ilerledim. Mesela yemek […]

    Beğen

sevvalbastan.com’un 1. yıl dönümü! – Şevval Baştan için bir cevap yazın Cevabı iptal et