Küçük yaşlarda, henüz sosyal bilgiler dersi gördüğümüz zamanlarda branşı sosyal bilgiler olan bir öğretmenim şunu söylemişti “Gerçek hayatta en çok karşınıza çıkacak, en işinize yarayacak olan ders benim dersim.” Bu konuda bayağı da iddialıydı ve diğer derslerle karşılaştırmalar yaparak konu başlıklarımızın ne kadar da hayatın içinden olduğunu bize göstermek istemişti.
Bunu belki de “Öğretmenim bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” serzenişlerimize bir cevap olsun diye söylemişti. Bilmiyorum ama şunu söyleyebiliriz, gerçek hayatla bağlantı kuramayan dersler, konular henüz somut dönemde olan çocuk için çok yabancı. Günlük hayatın olağan akışı dersin doğal pekiştireci olduğunda ise edinilen her bilgi daha kalıcı, daha gerçekçi, daha işlevsel hale geliyor. Bu yüzden her kuşak öğrencinin en azından bir defa aklından geçirdiği bu soruyu çok önemsiyorum. Bunu soruyorlar çünkü hayatla bağ kurmakta zorlanıyorlar bu sebeple öğrenme sürecinde yaşadığı motivasyon eksikliği gün yüzüne çıkıyor.
Meselenin bir başka boyutu var ki o da konumuzun esas çıkış noktasını belirliyor: “Türkçe dersinin amacı” Kelimesi kelimesine böyle bir başlık bile var Ekşi’de. Merak edenler bakabilir. Derslerin günlük hayattaki karşılığını ararken anadilimiz olan ve doğal olarak hayatımızın her noktasında bulunan Türkçe’yi okul derslerinde neden gereksiz görüyoruz şaşılacak şey doğrusu. Belki sadece Ekşi Sözlük’te bu konuya değinildiğini görsem bu kadar üzerine düşünmeye gerek duymazdım ama karşılaştığım bazı kişilerden de “Türkçe dersi çok gereksiz”, “Niye benim çocuğum bu dersi almak zorunda ki”, “Benim çocuklarım sayısal zekalı, Türkçe’de zorlanıyorlar” gibi cümleler işitince onlara anlattığım şeyleri burada daha derli toplu yazıp sizlerle de paylaşmak istedim. Bu konu, üzerine düşünmek için bizlere bir kapı aralıyor. Bu yüzden üşenmeyip girelim o kapıdan ve Türkçe dersinin derlediğim üç amacını beraber konuşalım.
1. Daha iyi Düşünmeyi Sağlar
Söz varlığımız ile başlayalım. Söz varlığı nedir?
Söz varlığı deyince dile ait sözcükleri, deyimleri, kalıplaşmış sözleri, atasözlerini, terimleri ve çeşitli anlatım kalıplarının hepsini kast ediyoruz. Dile ait bu unsurların ne kadarı heybemizde varsa ve kullanımdaysa kişisel söz varlığımız da o denli zengin oluyor. Bu bize söylenenleri daha iyi anlamayı, daha akıcı ve güzel konuşmayı, daha güzel yazmayı, daha kıvrak düşünmeyi sağlıyor.
Bugün eleştirel düşüncenin de söz varlığına bağlı olduğunu biliyoruz. Nasıl olmasın ki? Kelimelerle düşünüyoruz ve eleştirel düşünce bilgiyi olduğu gibi kabul etmeyip analiz etmeyi, çıkarımlar yapmayı, sunulan bilgiyi çok yönlü düşünmeyi ve daha kaliteli sorular sormayı sağlıyor.
Söz varlığının öğrenmeyi daha kalıcı hale getirmede iyi bir araç olduğunu da gözlemledim. Ezbere bir öğrenme yerine bilgileri, tanımlamaları kişinin kendi kelimeleriyle ifade edip yeniden biçimlendirmesi yalnızca söz varlığının kapasitesiyle mümkün olabilir. Kısıtlı bir söz varlığına sahip çocuk veya yetişkin ona sunulan tek cümlelik tanımı bile kendi kelimeleriyle yeterince doğru şekilde ifade etmekte zorlanacaktır. Hal böyle olunca da öğrenme yerine ezber tercih ediliyor.
Bunları beraber düşündüğümüzde söz varlığı kısıtlı bir çocuğun akademik başarısının ne kadar ileri gidebileceğine dair öngörüde bulunabiliriz.
Bugün maalesef teknoloji maruziyetiyle beraber ailelerin oturup sohbet etme süreleri çok azaldı. Beynimiz kaliteli sohbetler edilen sosyal ortamlarda gelişir. Bunlardan yoksun kalmak doğal olarak söz varlığının fakirleşmesine, düşünme becerilerimizin körelmesine neden oluyor.
İşte bu durumda Türkçe dersleri tabloyu bir nebze olsun yukarıya taşımaya odaklanıyor. Okuma, yazma, dinleme ve konuşma dilsel beceri alanlarını kapsayan çalışmalar ile öğrencilerin ders içinde dilin dört beceri alanını da aktif kullanmasını hedefliyor. Deyim ve atasözü çalışmalarıyla metaforik düşünceyi, soyut bir durumu somut eylemlerle ilişkilendirerek soyutlama becerisi gibi en üst düzey bilişsel yeteneklere odaklanıyor.
Bu konuda bana ilginç gelen bir araştırma sonucunu paylaşmak isterim sizlerle. Piaget’in bilişsel gelişim kuramına göre somut işlemler döneminden soyut işlemler dönemine 11-12 yaş civarında geçiyoruz. Birçok deneysel araştırmada ise yetişkinlere uygulanan soyut işlemler testlerinde yetişkinlerin üçte ikisinin tam olarak soyut işlemler evresinde olmadığı görülüyor. Haliyle bu durumda Piaget’in söylemine eleştiriler yağıyor. Ona göre tüm normal bireyler soyut işleme ulaşabiliyordu. Ama sonraki araştırmalar yetişkinlerin tümünün tutarlı biçimde bu döneme geçemediğini göstermiş oldu.
Bu noktada Vygotsky sahneye çıkıp şöyle diyor “Dil, düşüncenin gelişiminde bir araçtır. Dil becerisi geliştikçe düşünce de karmaşıklaşır.” Daha zengin bir söz varlığı ile güçlü dil becerileri çocukluktan yetişkinliğe soyut düşünme becerilerini destekler. Dolayısıyla eğitim düzeyi yükseldikçe akıl yürütme becerilerinin gelişme olasılığı artar.
2. Dili ve Kültürü Korur
Geçenlerde Michigan State University’nin eski bir iş ilanı karşıma çıktı. İki yıl öncesinin öğretim görevlisi ilanıydı fakat ilgimi çeken kısmı anadili ya da anadili yetkinliği seviyesinde Türkçe bilen birisi istediklerini orada görmekti. Merak edip ilanın detaylarına baktım. The Less Commonly Taught Languages yani az öğretilen diller programına alınacaktı bu öğretim görevlileri. “leri” çünkü az öğretilen diller olarak ilanda verilen diğer diller de şunlardı: “Bengalce, Hintçe, Endonezce, Khmerce, Farsça, Lehçe, Romence, Tagalogca, Tamilce, Tayca, Türkçe, Urduca ve Özbekçe.”
Bunu görünce üzüldüğümü söylemeliyim. Dünyaya hâkim bir dil var, popüler diller var ama bunun arka planı hakkında kimse hesap vermedi, vermiyor. Biz dünyanın en köklü milletlerinden biriyiz. Birbirinin devamı çeşitli devletler kurup el ele verince zaferler kazanmışız, geniş kıtalara, ülkelere hâkim olmuşuz; tefrikaya düştüğümüz zamanlarda ise kendimizi zayıf düşürmüş, düşman karşısında yenilginin hatta esaretin acısını tatmışızdır. (M. Esad Coşan, Dilimiz ve Kültürümüz syf. 15) Fakat hiçbir zaman sömürgeci bir zihinle, dilimizle silahımızla kendi sınırlarımız dışındaki topraklarda kültür emperyalizmi yapmadık. Çok şükür yüzümüz ak.
Bilinen bir gerçek tarih boyunca kültürü zayıflatılan toplulukların eriyip yok olduğudur. Yakın zamanda The Crown dizisinin ilk iki sezonunu izledim. İlk sezonun yarısı bence belgesel niyetiyle bile izlenebilir. Özellikle sömürgelerine bakış ve kontrol konusunda İngilizlerin tutumlarını öfkeyle seyrettim. Tarih derslerimizden ve okuduklarımızdan emperyalizmde kıdemli olan İngilizlere aşinaydık fakat bir diziyi izlerken buna tanık olmak çok farklı oluyor. Orada kamera yerli halktan insanlara dönük iken Elizabeth’in kâğıttan okuduğu “Burada medeniyet yoktu, yalnızca vahşi hayvanlar vardı. Biz medeniyeti getirdik.” Cümlelerini duyuyoruz. Yahut oğlu Charles’a sömürge topraklarına istinaden “Onlar arada bir ziyaret edilmeliler. Yoksa bağımsızlık gibi saçma fikirlere kapılabilirler.” Derken buz kestim. Esas vahşilik, haydutluk buydu çünkü.
Buradan çıkaracağımız sonuçlardan birisi şu olabilir: “Bugünkü emperyalistler, çıkar sağlamak için tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kendi kültürünü yayarak fethetmiyor aksine kültürsüzleştirerek, benliklerinden, şahsiyetlerinden ayırarak veya kültürsüzlüklerine inandırarak aşağılık duygularına iterek menfaat elde ediyor. Bunun için emperyalizmin elinde korkunç bir silah bulunmakta: İdeolojiler birer siyasi alet ve yalandır. Kültür ise saldırgan ideolojilere karşı bir zırhtır.
O halde milli kültürümüzü iyi tanımalı, ona sımsıkı sarılmalı, şahsiyetsizlikten ve şuursuz taklitten kaçınmalıyız.” (M. Esad Coşan, Dilimiz ve Kültürümüz, syf. 93)
3. Diğer Derslerde Başarılı Olmayı Kolaylaştırır
İlk iki maddeden sonra bu en basiti bence. Ülkemizdeki seçme ve yerleştirme sınavlarını baz alacak olursam artık eskisi gibi değiller. Sorular daha uzun; çeldiriciler daha karmaşık. Matematikte de fen derslerinde de soruları okuyup anlamak konusunda idmanlı olmak, soru kalıplarına hâkim olup hız kazanmak gerekiyor. Birde işin açık uçlu yazılılar kısmı var. Orada da öğrencinin anlamlı, kendi içinde bütünlüğü olan cümleler, paragraflar kurması bekleniyor.
Öğrenci cevabı biliyor belki ama cümle kuramadığı için puan kaybediyor.
Yazıyı buraya kadar okuduysanız burada da problemin çözümünün nereden başladığını anlamışsınızdır. Evet doğru söylüyorsunuz. Bu da dil becerilerini geliştirmekten geçmekte.
Sınavlar gelir geçer ama anadilinin iyi birer okur yazarı olmak elimizdeki büyük bir güç. Kimilerini kısa vadede fayda getirecek hedefler motive eder, kimilerini de uzun vadedeki faydalar. Bu yüzden sınav başarısı veya anadile hâkim olmak hangisini hedeflerseniz hedefleyin başarılı olacağınızdan eminim. Benim derslerim genelde fikirlerin havada uçuştuğu, eğlenceli, bol konuşmalı halde geçer. Ee geçmesin de ne yapsın? Bu bizim biricik Türkçemiz. Bu yüzden konuşalım konuşabildiğimiz kadar, dinleyelim, okuyalım, yazalım yazabildiğimiz kadar.
Şevval Baştan

Yorum bırakın