Merhaba hoş geldiniz. Bu arada geçmiş Bayramınız mübarek olsun. Uzun zaman oldu değil mi? Bu süre içinde hiç halinizi hatırınızı da soramadım. Nasılsınız?
Beni sorarsanız iyiyim hamdolsun ama pek çok eş dost akraba ile ayak üstü sohbetlerimizde “İyiyiz ya koşturuyoruz. Bildiğiniz gibi işte.” gibisinden ifadeler kullanabiliyoruz ister istemez.
Düşününce komik bir ifade “koşmak” Koşa koşa gittim koşa koşa geldim gibi. Bir yandan komik bir yandan da hayat yoğunluğunun getirdiği yorgunlukla daha doğrusu tükenmişlikle beraber değerlendirirsek üzücü bir durum haliyle.
Kimileri “yorgunluk” lafını kullanınca hemen karşı atağa geçip “Siz daha gençsiniz bu yaşta yorulmak hiç olur mu?” derken kimileri de telefonu göstererek “Bak bu var ya bu hepimizin zamanını alıp götüren suçlu bu işte!” diyor hararetle. Ya da günlük programından biraz bahsedip aynı gün içinde beş ayrı yere davetli olup her birinde gençlerle bir araya gelip onlara konuşmalar yaptığını söyleyenler yahut tam zamanlı çalışırken gittiği kurslardan, konferans ve eğitimlerden bahsedenler.
Açıkçası son iki örneğe çok saygı duyup takdirle karşılıyorum. Ama tabii bunları söyleyip de sonrasında benden kurtulamazsınız. Elbet bazı sorularım olacaktır. Mesela “Zamanınızı nasıl yönetiyorsunuz buralara koştururken?” ya da “Tükenmiş hissediyor musunuz?” Eğer konuştuğum kişi biraz daha yakınımsa ve kadınsa “Evde yemek yapma işini nasıl hallediyorsunuz?” sorusunu da sorarım.
Son soru önemli. Konuştuğum onlarca hanımdan sadece birisinin evde yardımcısı vardı ve içlerinden sadece bir tanesinin eşi ev işlerini yapmaya ortak olup yemek yapabiliyordu. Genele vurduğumuzda çok üzücü bir tablo açıkçası. Ev içi iş yükünün tek bir kişinin omuzlarında olması çok yorucu bir şey. Ve ev işlerinin aşkla bir alakasının da olduğunu düşünmüyorum. Ama konumuz ev işleri yahut yemek yapmak, ev içi roller vs olmadığından daha fazla girmeyeceğim. Biz esas şuna bakalım birçok konferans verip konferanslara katılanlar, eğitimlere kurslara gidenler bunu nasıl başarıyor?
Saygı duyduğumu belirtmiştim. Peki ama kendimizi geliştirmek adına oradan oraya yapılan “yoğun koşuşturmaca” bize ne verir bizden ne alır?
Konferans, kurs, eğitim bize ne verir dersek en başa sosyalliği katabiliriz. Gerçi sadece katılımcıysanız ne kadar bir “sosyallik” katıyor orası ayrı bir mevzu. Sosyallik katması için de iletişime açık, girişken faaliyetleriniz olması gerek ve her zaman o ortam oluşmuyor. Birde dinleyip kalkıp gide de biliriz? O zaman birileriyle etkileşim de kurmadığımızdan tam olarak sosyallik oluyor mu emin değilim.
İşlevlere baktığımız için ikinci sıraya da eğitici işlevi katabiliriz. Gerçekten güzel kurslar, eğitimler var. Her biri sabır, sebat ve devamlılıkla anlamlı bir beceriye dönüşüyor. Ama şahsen konferansların eğitici bir işlevleri olduğu kanısında değilim.
Eğitim dediğimiz olay bir bilgi, beceri, değer kazandığımız uzunca bir süreç. Sürekli pekiştirmeye ve bir plan doğrultusunda ilerlemeye ihtiyaç duyar en kaba haliyle. Peki 1-1,5 saatlik bir konferans beceri kazanmamız için yeterli midir? “Bilgi kazandırıyor ama!” diye karşı çıkanlar olur belki. Tamam haydi kazandırdı diyelim ama eğitim diyebilmemiz için değerlendirme süreci şart. Peki bizim bu bilgimizi ölçüp biçen, değerlendiren bir mekanizma var mı konferans salonunda?
Burada bilgi dediğimiz şey aslında kulaktan dolmadır, bir başkasından işiterek edindiğimiz bilgi. Hatta çoğu zaman bir performanstır. İyi bir konferans bir kurgu dahilinde ilerler. Dinleyiciye birçok farklı duygu yaşatır ama o anda akıl edilen şeyler değildir elbette. Perdenin ardından tıpkı tiyatro gibi onlarca provası edilmiştir. Amerikalıların bu konuda hakkını vermek lazım. Hatta bunu bir iş olarak yapanlar var. Konuşmasına katıldıklarımın her birinin “performansından” çok keyif almıştım. Çok da dürüst bir isim vermişler “Inspirational keynote speaker” Ama dinlediklerimden spesifik olarak hatırladığım pek az şey olduğunu söyleyebilirim. Adı üstünde ilham vermek, motive etmek, harekete geçirmek, bakış açısı kazandırmak için yapılan bir iş.
Peki bu geçici ilhamı havada yakalamak için onca koşuşturmaya değer mi? Ve bu koşuşturmalara katılmadığımızda kişisel olarak gelişmemiş mi oluruz? Yetersiz mi oluruz?
Kesin bir hayır cevabı veriyorum. Konferanslar gerçekten ilham verici olabiliyor. Pek çoğuna katıldık, yeni insanlar tanıdık, kitaplarını keşfettik iyi ki. Fakat yapılmadığında ya da seçici olarak yapıldığında herhangi bir eksiklik teşkil etmiyor gerçek hayatta.
İşin dinleyici kısmı böyle idi. Ya konuşan tarafsak ne olacak? Bazen işimiz gereği “Bizim öğrenciler için bir konuşma yapar mısın?” şeklinde teklifler gelebiliyor. Çok da keyifli oluyor aslına bakacak olursanız. Her ne kadar ben de genç olsam da yeni kuşaklarla arada fark her geçen gün açılıyor kabul etmeliyim ki. Bunun için bir araya gelmek, onların fikirlerini almak, sohbet etmek çok keyifli. Ama yine de dinlerken de çok seçici olmak lazım demek istiyorum. Bu kişi ben de olabilirim. Her konuşma ilgimizi çekmek zorunda değil, her konuşmaya vakit ayırmamalıyız.
Fakat konuşan taraf için meselenin bir gerçekliği daha var: tükenmişlik. Şimdi isim vermeyeceğim ama akademik bilgi birikimi çok geniş olup bir noktadan sonra medyada konuşmacı olarak çok mesai harcayan kimselerin artık doğru dürüst eser veremedikleri, insan yetiştiremedikleri hepimizin malumu. Bu da tükenmişliğin bir başka versiyonu.
Mesai harcadığımız şey enerjimizi alıyor. Dolayısıyla mevcut enerjimizle yaptığımız şey bir seçimdir. Koşuşturmak bizi belki daha göz önünde bir konuma koyar, belki maddi olarak daha kazançlıdır ama daha az koşuşturup sahip olduğumuz sınırlı enerjiyi daha çok yazılı üretime, okumaya, kendimize, ailemize, daha küçük bir çevreye kanalize etmek de bir seçim. Ve bu “koşmayış” yine kişinin aşksız ve şevksiz olduğu manasına gelmez.
Bu yüzden imkanlar ölçüsünde bize huzur vereni, iyi geleni yapmak bizim elimizde diye düşünüyorum.
Şevval Baştan

Yorum bırakın