Merhabalar efendim. İğneyi kendimize batırmak çok erdemli bir hareket olsa da “biz” insanlar çeşitli aidiyetler sahibi olduğumuzdan iğne korkusu olan kişilerin kara listesine girmek gibi bir endişe sizi de sarıyor mu?
Mesela bir Türkçe öğretmeni olarak en son batırışımda en sevdiğim yazı türü olan “mizah yazıları”nı niçin hiçbir Türkçe ya da edebiyat derslerinde metin türleri içinde saymadığımızı düşününce bir öfkedir geldi.
Doğru muyum bir bakalım. Metinleri ikiye ayırıyorduk: Sanat metinleri ve bilgi verici metinler. Sanat deyince ver elini; şiir, roman, mesnevi, halk hikayesi, destan, masal, tiyatro… Bilgi verici deyince; anı, günlük, biyografi, makale, deneme, röportaj…
Sanırım doğruyum. Mizah yazıları yok. Ha şimdi size bir sorum var. Hazır mısınız? Soru geliyor:
Mizah yazıları sanatsal mıdır bilgi verici midir?
Haydi bakalım. Kafalar bir karıştı sanırım değil mi? İnanın benim de karıştı. Şöyle sağ tarafıma bakıyorum Umut Sarıkaya’nın Dünya Klasikleri’nde Bir Kadının Yaşamından 24 Saat açık. Kitapta dünya klasiklerinden bir seçki yapmış ve bu eserleri çizgi öykü haline getirmiş. Okurken çok gülüyorum, kamusal alanlarda okuyamıyorum aramızda kalsın. Zaten iyi mizah en azından insanın yüzüne bir sırıtış yerleştirmeli değil mi?
Sarıkaya, her öyküden sonra yazar ve romanı hakkında görüşlerini dile getiriyor bizlere mizahi yazılarıyla. Diyor ki, “Şüphesiz ki birçok yazar Stefan Zweig’den daha iyi öyküler yazar ama hiçbir yazar, insan psikolojisini Stefan Zweig kadar incelikli anlatamaz. Kendisi Sigmund Freud’un arkadaşı zaten ne bekliyorsunuz ki?”
Sonra da şöyle diyor: “Bilenler bilir, şu dünya klasiklerini çizgiye aktarma işine girdiğimden beri uzun zamandır kendim için okumuyorum. Her kitaba, her öyküye, “Acaba nasıl etsem de çizgiye aktarsam?” diye bir niyetle yaklaşıyorum. Kısacası dünya klasikleri, benim için artık klasik olmanın çok ötesinde ekmek kapısıdır. Peki, bu etik mi? Tabii ki değil ama sonuçta ekmek kapısı yani her türlü ahlakın bittiği yer.”
Araya gireyim, son cümle çok sert olmuş…
Biz en son iğneyi kendimize batırıyorduk. Ama belki de iğne korkusu olmak tüm bunları başa getirendir. Ben derslerimde bunu işlerim kardeşim. Kaldı ki, yazıları böylesine keskin formlara oturmak ne kadar doğru siz söyleyin? Şimdi yukarıda Umut Sarıkaya’dan alıntılar yaptım. Siz söyleyin bu bilgi verici bir metin mi sanatsal mı? Evet işimiz kolaylaşsın diye fazla genellemecilik yaptım, doğrudur. Bilgi verici desem, metnin sırf bilgi vermek için yazılmadığı aşikâr. Sanatsal desem, evet kesinlikle mizah yazısı yazmak ya da herhangi bir yazı sanatsaldır ama bu ne bir romana benziyor ne masala ne de şiire.
Bana göre mizah, toplumumuzda “hafif” kabul edildiğinden çok ciddi, çok asık suratlı kitaplarımıza girmeyi ne yazık ki başaramadı. Olmadı, yapamadılar, yapamadık. Yüksek sanat, yanına böyle şeyleri kabul etmiyor. Belki de bundandır Evliya Çelebi gibi zeki ve komik bir adamı memleketimizde gerçekten okumuş ve anlamış bir elin parmağı kadar adam çıkmaz. Neyse ki İhsan Oktay Anar, Evliya Çelebi’yi gerçekten okuyup anlayan nadide bir insan olarak başta Puslu Kıtalar Atlası olmak üzere değerli eserlerini bize verdi. Bugün hala Puslu Kıtalar Atlası’nı “hafif” kabul eden insanlarımıza rastlasak da onlara tebessüm ve neşe dileyerek teselli bulabiliriz.
Hasılı Evliya Çelebi mizah yaptığının farkında mıydı bilmiyorum ama şu çok soğuk, çok sahte, çok bulanık bir perdenin ardından akan yazıların geldiği dünyalar ile tanışmadığımıza çok memnunum. Mizahı ya da kelimeleri bir acil çıkış kapısı gibi kullanan kitaplarla tanışmadığımıza çok memnunum.
Şevval Baştan

Yorum bırakın