Şükür Dolu Bir Adam: Perfect Days (2023)

Blogun yazarının çok uykusu olmasına rağmen yeni bitirdiği filmi sıcak sıcak değerlendirmek adına yazdığı yazıdır. Duygularımızın son kullanma tarihi pek uzun değil. İyi mi kötü mü kararsızım ama bu da hayatın bir cilvesi.

Bu filmi daha önce kendisinden sinema hakkında dersler aldığım pek kıymetli bir hocamın filmin ona hissettirdiklerinden bahsettiği bir yazısı üzerine izleme kararı aldım. Ama izlemedim. Sonrasında filmdeki kahramanımızın kitap okuma anlarının olduğu bir postu görünce evet dedim, herkes kitap okurken kendini garip pozisyonlarda bulabilir. Bu dalıp gitmekle, doğal olmakla alakalı insancıl bir durum. Böyle şeylere artık sinemada da az rastlıyoruz. Bu yüzden hemen filmi açıp izlemeye başladım.

Filmimizin esas karakteri Hirayama, Tokyo’da tuvaletleri temizlemekle görevli bir işçi. Her günü bir plan dahilinde ilerleyen, her sabah ve akşam yapacağı işler belli olan kendi halinde bir adam. Ayrıca işini büyük bir ciddiyetle ve özenle yapıyor. Öyle ki klozetlerin gözle görülmeyen kısımlarının temizlendiğinden emin olabilmek için ayna ile kontrol ediyor. Ben bu özelliğini özellikle şu diyalogdan sonra daha da sevdim. Yanında çalışan Takashi isimli genç diyor ki:

“O kadar da inceleme zaten tekrar kirlenecek!” ama o Takashi’ye hiç aldırmadan işini güzelce yapmaya devam ediyor.

Hirayama eğer bir Müslüman olsaydı güne muhakkak,  ‎”إلهي أنت مقصودي ورضاك مطلوبي” (Allâh’ım, Sen benim tek gâyemsin ve Sen’in rızâna ulaşmak da benim yegâne isteğimdir) duasıyla başlardı. Çünkü sabah güneş doğmadan kalkıyor, tebessümü yüzüne yerleştirip işinin yolunu tutuyor. Kimseyle bir kıyas halinde değil. İşini büyük bir özenle yapıyor. Erdemli ve şükür dolu bir adam. Kendine has ufak zevkleri var. Bunları seyretmek bize ayrıca keyif veriyor. Bunlardan biri kitap okumak. Zaten yukarıda bahsetmiştik. Sonrasında analog fotoğraflar çekiyor. Kaliteli müzik dinliyor. Kaset koleksiyonu var ve bisiklete biniyor.

Filmimizin ilk yarısı tüm bunlarla bize tatlı bir atmosfer sunuyor. Hirayama’ya hayranlık duyuyoruz. Fakat her hikayede bir çatışma olmalıdır. Peki Perfect Days filminin çatışması nedir?

Örneğin bu adam acaba neden yalnız sorusu geliyor aklımıza? Hep böyle iyi biri midir acaba? Ailesi, kimi kimsesi var mıdır? Ya da arkadaşı neden yok? Bir noktada şunu fark ediyoruz. Bu adam aslında dünyadan kendisini soyutlamış birisi. Ona pürüz çıkaracak; hayatını, mesleğini, sosyal statüsünü sorgulayacak herhangi bir insan yok hayatında. Zaten bu gibi sorular geldiğinde de konuşmuyor. İnsanlarla kısıtlı bir iletişim halinde yaşamını sürüyor.

Peki bu hep böyle mi sürecek? Bu zincir bir yerde kırılacaktı elbette.

Bu adamımız her sabah bitkilerini sular, tıraşını olur, giyinip işine gider, işten döner hamamına gider, evinde kitabını okur ve uyur. Fakat günlerden bir gün eve döndüğünde kapıda yeğeniyle karşılaşır. Kız kardeşinin kızı evden kaçıp dayısı Hirayama’nın yanına gelmiştir. Burada geçmişine dair bilgiler ediniriz. Aslında bir ailesi varmış hatta kız kardeşi çok varlıklı birisi (özel şoförü falan var), huzurevinde kalan ve ziyaretine gitmediği bu yüzden de vicdan azabı çektiği bir babası da var.

Bir film izlerken kahramanları anlamak adına kendimize sorabileceğimiz bir soru var: “Bu karakter siyah mı beyaz mı gri mi?”

En başta yani filmin ilk bir saatinde bu karakter bembeyazdı. Tertemiz adeta bir melek! Sinir bozucu bir iyilik değildi bana kalırsa. Aksine huzur doldum. Ama zaman ilerledikçe şüphelerim ve soru işaretlerim belirdi. Ve anladım ki bizim karakterimiz griymiş.

Kız kardeşinin ona sorduğu bir soru var “Gerçekten tuvalet mi temizliyorsun?” Bu noktada Hirayama gözleri dolarak kardeşine sarılıyor. Ertesi günler türlü aksiliklerle dolu olarak geçiyor ama nihayet yine toparlanmayı başarıyor. Son sahnede Nino Simone’den Feeling Good’u arabada giderken gözleri yaşararak, yer yer gülerek ama gülerken ağlayarak dinlediğini görüyoruz. Bu esnada türlü duyguya giriyor Hirayama.

Hocama göre bu ,“Yaşamın ve yaşamanın güzelliğinin göz yaşartıcılığı ile, her şeyin bir sonu olduğu gerçeğinin ağlatıcılığıimiş. Sonra ekliyor, “Sonsuz bir özgürlük ve yaşamak duygusundan mutlak sona geçiş. Karamsar bir şey değil ama bu. Bilgece. Kabullenerek. Yok olmanın bir var oluş biçimi olduğunu bilerek… Hirayama’nın yüzündeki mimiklerin şerhi bu. Durumlar ve duygular arasında müthiş geçişler ve filmin en güzel yeri.”

Kabulleniş burada kesinlikle doğru bir kelime. Hirayama’nın yaptığı işi onun tercih ettiği bir şey olduğunu görüyoruz, yapmak zorunda kaldığı bir iş değil. En azından başlarda. Ekşi Şeyler’de bununla ilgili okuduğum bir yazıda yazar, kahramanın sembolik bir şekilde modern dünyanın pisliğini temizlemekte olduğunu söylediğini yazmış. Alternatif bir yorum olarak kabul edilebilir ama ben pek ikna olamadım. Hirayama, dünyayla dertleri olan birisi değil. En azından bize yansıtıldığı kadarıyla. Çünkü filmin en zayıf noktası Hirayama’nın iç dünyasını ve geçmişini bilmiyor oluşumuz. Belki gerçekten dünyayla sorunları vardı. Ve onlardan uzaklaşmak adına hayatında böyle bir radikal değişim yapmak istedi. Bilmiyoruz. Bunun hakkında bize verilen bir ipucunu ben yakalayamadım. Başlarda böyleyse bile o kadar uzun zaman geçmiş ki karakter bile tabiri caizse davasını unutmuş. Çünkü olası hatırlatıcıları bile hayatından çıkartmış.

Bu yüzden ben, karakterin kendi geçmişini bir kenara alıp sanki onu temizlemeye çalıştığını düşündüm. Hirayama arınmaya çalışıyor. Tuvaletleri temizleyerek kendi geçmişiyle hesaplaşıyor. Her gün hamama gitmesi, orada vakit geçirmesi de bunu destekliyor. Ekşi’deki yazarın düşüncesine ancak bunlardan sonra yaklaşabilirim. O da şöyle, kendisini temizlemeye çalışırken kendisinden geçiyor, kendisini unutuyor ve modern dünyanın pisliklerini temizlemeye çalışan bir kurbana dönüşüyor. Veya bir elçi de olabilir. Hirayama arınmaya çalışan biri mi yoksa çoktan arınmış biri mi? Böyle düşününce çok konuşmuyor olması daha tutarlı bir hale geliyor. Çünkü münzevi hayatında tüm bunları yaparken çevresindekilere hayat dersleri veren itici bir tip de olabilirdi. Ama değil. Kimseye içindekileri dökme hevesi yok. “Dilini koruyan dinini korur” derler. Hirayama eğer Müslüman olsaydı kamil bir mümin davranışı sergilemiş olurdu 🙂

Filmde benim en tatlı bulduğum detay XOX oyunuydu. Hirayama, temizlediği tuvaletlerin birinde duvarın kenarına katlı halde sıkıştırılmış bir kağıt buluyor. Büyük bir heyecanla içini açtığında orada çizgileri çizilmiş ve tam ortaya O koyulmuş olduğunu görüyor. Sonra diğer çöplerle birlikte onu da atıyor ama sonrasında dayanamayıp bir kareye X atıp kağıdı bulduğu yere sıkıştırıyor. Ertesi gün aynı yere baktığında karşıdaki bilinmeyen kişinin de 2. hamlesini yaptığını görüyor ve oyun böylece sürüp gidiyor. Berabere kalıyorlar. Ama o süreçte Hirayama’nın mutluluğu ve bekleyişi izlemeye değerdi.

Belki de bir mektup bekliyor. Bir mesaj, bir işaret. Onu anlayabilecek oyun oynayabilecek. Oyun oynamak deyince… Acaba oyunla bize anlatılmak istenen nedir? Çünkü son sahnelerde gölgeye basmaca oyunu oynuyordu başka bir adamla. Belki de gerçeklikten kaçma yollarından biridir. Çünkü oyunu oynadığı adam ona kanser olduğunu ve az vaktinin kaldığını söylüyor. Sonra ötelere bakıp şunu soruyor: “Gölgeler üst üste binince daha mı karanlık olur?”

Sonra da “öğrenecek daha çok şey varken hayat bitiyor” deyince Hirayama adamı sokak lambasının önüne getirip yere çöküyor ve üst üste gelen gölgelerini işaret ederek daha mı karanlık oluyor yoksa aynı mı bakıyorlar. Sonra da gölgeye basmaca oyunu oynuyorlar. Hoş sahnelerdi.

Film güzeldi. Tavsiye ederim. Normalde bir filmde benim için diyaloglar çok önemlidir ama bu filmdeki yalınlık ve sadece yüz ifadeleriyle, hal ile anlatılan duygular diyalogları bile gereksiz kıldı. Ayrıca filmdeki müzikleri bir çalma listesi haline getirdim. Aşağıya ekliyorum. Keyifli dinlemeler…

Yorum bırakın