
Yaşadığımız dünyada sağlıktan eğitime, alışveriş alışkanlıklarımızdan okuma biçimlerimize kadar her şey bir değişim ve dönüşüm halinde. Bu çok doğal ve büyük ölçüde itirazımız da yok. Değişen alışkanlıklar hayatımızı kolaylaştırıyor. Fakat tüm bu değişime rağmen nostaljinin hazzından mıdır bilinmez bazı teorik kavramlar, eskinin kalıpları içerisinde sıkışıp kalıyor ve bugüne hitap edemeyen dar, çıkmaz ve manasız biçimlerde önümüze seriliyor.
Bu kavramlardan birisi de: öğretmenlik. Öğretmenlik profesyonel bir meslek olmasının yanı sıra toplum nezdinde manevi bir değeri olan da bir meslek. Fakat ne hikmetse biz çoğunlukla manevi değerini yüceltip yüceltip, öğretmenliği şişirerek profesyonel tarafını saf dışı bırakıyoruz.
Çeşitli konferanslarda konu “eğitim” ve “öğretmenlik” ise öğretmeni; fedakar, cefakar, öğrencilerinin anası/babası sıfatlarıyla yücelik makamına oturtuyoruz. Ama bir dakika lütfen öğretmen fedakar olup kendinden geçtiğinde mi ancak değerli biri haline gelecek? Onun da bir hayatı yok mu?
En başta da dediğimiz gibi öğretmenlik profesyonel bir meslek fakat bu tür duygusal anlamlarla bezenmeye çok müsait ki yıllarca da bezendi durdu. Belki de bundan dolayı bugün her birimizin zihin şemalarında benzer anlamları taşıyor. Özellikle de sinemada, televizyonda gösterilen figürlerle.
Bu figürlerin benim aklıma ilk geleni Hababam Sınıfı’ndan Mahmut Hocadır. Mahmut Hoca kendi ifadesiyle, hayatı boyunca “Hababam sınıfı” gibileri adam etmekle uğraşmış, bunu yaparken de kendine, aile kurmaya, hayatına bakamamıştır. Hatta bu haliyle öylesine yücedir ki evi bile yoktur. Okulda yaşar. Okulu bir mabet kabul edersek orasının en baş görevlisi, manevi büyüğü, dünya zevklerinden uzak bir halde tek derdi olan öğrencileriyle vakit geçirmektedir. Ve kendi içerisinde de ciddi bir çatışmaya sahip bir figürdür. Şöyle ki “Acaba hayatımı öğrencilerime adayarak hata mı ettim?” diye itirafta bulunur.

Yazımız biraz öğretmenlik mesleğinin sinemadaki imajıyla devam edecek gibi görünüyor. Fakat sinemadan örneklere geçmeden önce şunu söylemek istiyorum. Eğitim fakültesinde okuyan bir öğretmen adayı olarak ve hala öğrenci olarak, ileride bir veli olarak “fedakar, cefakar” öğretmen benim işime yaramaz.
Üstelik şu da var: Fedakar öğretmen; fedakarlığa muhtaç, sürekli gözetimde tutulması gereken öğrenci tipini doğurur. Ama çoğunlukla sorumluluklarının farklında olan öğrencilerin olduğu bir sınıfta bu gibi sıfatlarda bir öğretmene ihtiyaç yoktur.
Okuduğum fakültede özellikle bu noktaya odaklanıldığını, üzerine bir dolu ezber cümle sarf edildiğini görüyorum. “Öğretmen dediğin fedakardır ve öğrencinin her daim içini açabileceği yoldaşıdır.” gibi cümlelere kadar varıyor bu imaj çalışması.
Bunlar artık hiçbirimize inandırıcı gelmiyor, hiçbir zaman da gelmedi. Bana kalırsa öğretmen artık öğreten bile değildir. Bilgi çağında yaşıyoruz. Bilgiyi kullanmada daha deneyimsiz okul öncesi yaş grubunda bile öğretmen esasında rehberlik yapar, onların kendilerinin keşiflerde bulunmasına yardım eder. Öğretmen bilgiye ulaşma yollarını gösteren, bilgiyi farklı perspektiflerden ele almak için bir yerde takımına egzersiz yaptıran bir koçtur. Hatta daha büyük yaş gruplarında öğretmen bir meydan okuyucudur. Rol model demek bile şu durumda iddialı kaçacak. Çünkü sürekli geliştirdiği stratejileriyle öğrencinin bir şeyleri keşfetmesini sağlamak uzun vadede daha anlamlı görünüyor. Hatta gerekirse rol yapar. Bu dediğim yanlış anlaşılmasın. Bu yüzden en sevdiğim çocuk kitaplarından Findel’ı önermek istiyorum. Muhteşemdir. Hele de öğretmen-öğrenci ilişkisinden bahsediyorsak:

Meselenin birde Ölü Ozanlar Derneği kısmı var ki yine bir Mahmut Hoca ile karşı karşıyayız. Aslında bu filme çok girmek istemiyorum. Kendi alanında kült olmuş bir film fakat bize, bugüne ne söylüyor? Ben daha çok işin bu kısmında takılıyorum. Kurallara karşı gelmek, marjinal olmak, isyankar olmak bir çözüm değil. Öğretmenin her şeyden vazgeçip kendini sadece öğrencilerine adamasını beklemek de bir çözüm değil.
Mesela seminerlerde yine en çok bahsedilen filmlerden diğeri de Freedom Writers. Bu filmde de birçok “potansiyel suçluyu” içinde barındıran tehlikeli bir okula yeni öğretmen olarak gelen Bayan Gruwell, Mahmut Hoca’yı oynuyor. Bir yanda hayatındaki (evlilik konuları) problemlerle boğuşurken sonunda içerisinden geçtiği zor süreçte öğrencilerine kendini vererek psikolojik olarak iyileşiyor. Normalde yapmayacağı şeyler yaparak öğrencilere “dokunuyor”.

Öğretmeni yine okulun kutsallığına hapsettik gördüğünüz gibi. Hayata dair tutunacak dallarını elinden alarak onu bir yandan yalnızlaştırıp diğer yandan ancak yaptığı işle, dokuduğu öğrenci kadar değer kazanan bir varlık haline getirdik.
Neden böyle merak ediyorum? Öğretmenlik zaten manevi tatmin veren bir meslekse niye sürekli böyle filmler izliyoruz? Adeta geçmeyen bir moda. Demek ki tatmin noktasında ve koşullar anlamında aşılamayan problemler var. Dünya Satranç Günün Kutlu Olsun Tingjie! yazımda da yine bu tür bir filmden bahsetmiştim. Ona da linkten göz atabilirsiniz.
Bu konu dallı budaklı bir konu. Nuri bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne filmi de öğretmenlik konusuna başka bir perspektiften bakıyor. Bunlar konuşulmalı, üzerine yeni yorumlar, eleştiriler yapılmalı. Çünkü eğitim ve öğretmen hayatımızın her noktasında. Üstelik tarihi geçmiş tanımlara da mesafeli yaklaşmak, önce beni ikna ediyor mu diye sormak şimdiki çözümlerimden. Okuduğunuz için teşekkürler, esen kalın…
Şevval Baştan

Yorum bırakın