Oyunlaştırmaya Dair Bir Dünya Alegorisi

Merhaba. Bir süredir buraya yeni yazılar ekleyemiyorum. Çeşitli yoğunluklar sebebiyle buralardan uzak kaldım. Fakat az önce tamamlamaya çalıştığım bir yazımla ilgili düşünürken “oyun” kavramının derinine inebilmek için ufak bir kapı açıldı. Hazır fırsat bulmuşken bunun üzerine biraz konuşalım istiyorum.

Oyun aklımıza gelen ilk anlamıyla genelde çocukların hoş vakit geçirmek için genellikle belirli kuralları olan eğlence olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda olumsuz anlamlarıyla da deyimleşmiş bir kelime oyun. Mesela “oyuna gelmek”, tuzağa düşmek, aldatılmak anlamında kullanılıyor. Ya da “Benim adım Tatar Ramazan. Ben bu oyunu bozarım” da diyebilirsiniz :))

Zaman içinde hem olumlu hem de olumsuz anlamları gelişmiş bir sözcük. Olumluysa bile sadece çocuklara yakıştırılması bence haksızlık. Yetişkinler de oyun oynamayı sevebilir. Nitekim seviyoruz da. Arkadaşlarla toplanıp kutu oyunları oynamayı kim sevmez ki.. (Tabu favorimdir) Ya da bugün çok daha revaçta olan dijital oyunlar.

Bir eğitim alırken, konuşma dinlerken bile stand-up vari sunumları seviyoruz artık. Araya serpiştirilen sürprizleri, program sonundaki yarışmayı, belki hediye kitabı. Ders anlatırken bile düz bir anlatımla öğrenciyi yakalamak imkansız. Her daim yeni tarzlar, yeni dikkat çekici alanlarla boşluklar doldurulup dağılan dikkatler toplanmalı. Böyle söyleyince sanki yeni bir şey söylüyor ve “modern” dünyamıza dair dert yanıyormuş gibi anlaşılmasın. Dikkat sürelerinin kısalmasında yaşadığımız dünyada maruz kalmanın getirdiği sebepler varken dikkatlerin toplanması konusunda yüzyıllardır değişmeyen şeyler de var. Aslında bu bahsettiklerim 19. Yüzyılın başlarında Hollandalı tarih profesörü Johan Huizinga’nın üzerine ciddi çalışmalar yaptığı bir konu.

Huizinga, bugün daha çok aşina olduğumuz ve insan türünü tanımlayan “homo sapiens” (bilen insan) ya da “homo faber” (alet yapan insan) kavramlarının karşısına “homo ludens” yani “oyun oynayan insan”ı çıkararak insan-oyun ilişkisine bambaşka bir yorum getiriyor.

Huizinga’ya göre oyun, kültürden bile eskidir. Daha doğrusu bir kültür yapıcıdır.

Huizinga, oyunun tanımını ise şu şekilde yapıyor: “Oyun, özgürce razı olunan, ama
tamamen emredici kurallara uygun olarak belirli zaman ve mekân sınırları içinde
gerçekleştirilen, bizatihi bir amaca sahip olan, bir gerilim ve sevinç duygusu ile ‘alışılmış hayat’tan ‘başka türlü olmak’ bilincinin eşlik ettiği, iradi bir eylem veya faaliyettir”

Bu bağlamda ilkel dönemlerdeki insanların av faaliyetlerini örnek olarak gösteriyor. Grup olarak avlanırken bir strateji belirlemek, görev dağılımı yapmak, eyleme geçmek ve eğer tüm bunları doğru yapmış ve nasibimiz de varsa avdan başarıyla dönmek süreci aslında oyunun tüm bileşenlerini içeriyor.

(Bruegel, Children’s Games, 1560, Vienna Art History Museum)

Ve aklıma Kur’anda Ankebut suresinden bir ayet geliyor:

﴾64﴿ (Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” (Diyanet Meali)

Bu ayeti düşününce dünya hayatının gerçekten bir oyun olduğuna inanıyorum. Bir benzerlik kurarsak, oyunlardaki sistem biz Müslümanların hayatı yaşayış ve inanış biçimindeki paradigmalara neredeyse tıpatıp uyuyor. Yine örneklerden gidelim:

1-Ödül ve ceza sistemi olarak günah ve sevaplarımızın kaydedilmesi: Biliyoruz ki büyük ödülü yani Cennet’i kazanmak için sevaplarımızın günahlardan çok olması gerekiyor. Bu ödül-ceza sistemi de kendine has detaylara sahip. Örneğin kul hakları. Biliyoruz ki diğer oyuncuların alanına girip sahip oldukları maddi manevi haklara zarar vermek kul hakkı gibi ciddi bir günaha sebep oluyor. Üstelik oyunun kurucusu bunu oyuncuların kendi aralarında mümkünse dünyada halletmesini istiyor. Eğer halledilmeden oyun tamamlanmışsa puanlar hesaplanırken meselenin değeri kadar artı puanlar karşı oyuncuya geçiyor. Eğer artı puanlar yetmezse negatif bir değer olarak karşıdaki oyuncunun eksileri kul hakkına giren oyuncuya veriliyor.

Bu korkunç bir örnekken artı puan kazanmak için çok daha fazla yol var. Örneğin her oyuncunun yapmak zorunda olduğu günlük görevler farz iken seviye yükseltmek için nafile ibadetler, sadaka, dua gibi çeşitli opsiyonlar mevcut. Dahası yapılan bir kötülüğe bir kötülük karşılık gelirken bir iyiliğe ise yapılışındaki güzel niyete, adabına gibi güzel inceliklere bağlı olarak 10’dan 700’e kadar bir sevap değeri biçiliyor. Yani kişi bir günde sadece bir sevap ve 9 günah işlese, işlediği bir sevap 10 değere sahip olduğundan sevapları puansal olarak daha yüksek olacak.

2- Oyuncu toplulukları: Allah bizden Tevbe suresinde, sadıklarla, özü sözü doğru, samimi ve dürüst insanlarla beraber olmamızı istiyor. Hem fiili olarak hem de kalben. Bu noktada aslında bir topluluğun içerisinde oyunumuza devam ediyoruz. Ve yine Asr suresinde “birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler” derken içinde bulunduğumuz grupta her birimizin birbirimizden sorumlu olduğunu bildiriyor. (yazının sonunda bu kısımla ilgili enteresan bir video sizi bekliyor) Kurduğumuz her türlü ilişki aslında beraber bir ekip olma deneyimi yaşatıyor. Ekibe aldığımız her yeni kişi ya gücümüze güç katıyor ya da bir şekilde kolundan tutup kaldırılması gereken yani güçlendirilmesi gereken bir üye oluyor. Bu açıdan bakınca aslında grup içinde bile çeşitli mücadelelerle ince kurallar söz konusu.

3- Oyun Kuralları: Oyunların değişmez şartı bir kuralının olmasıdır. Mesele de tam burada başlıyor. Oyunun kurallarını anlamaya başladığımızda hedefe daha da yaklaşır, kendimize güvenir ve oyunu gerçekten oynamaya başlarız. Bu kuralları ya bize birileri anlatır ya da hiç bilmiyorsak kitapçıktan okuruz. Bu durumda da aslında Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplar aracılığıyla bizleri yani oyuncuları dünyaya gönderdiği ve günah sevap sistemi başladığından itibaren ihtiyacımız olan oyun kurallarını öğretiyor. Kendisini bildiriyor, oyun süreci hakkında bilgi veriyor. Hatta en güzel, en örnek oyuncu olarak kıyamete kadar insanlara örnek olacak bizim peygamberimiz Hazreti Muhammed’i (sallallahu aleyhi vesellem) gönderiyor. Eğer tüm bunlar olmasaydı bir oyundan dolayısıyla da bir ödül ya da cezadan bahsetmemiz mümkün olmazdı. Çünkü biliyoruz ki her oyunun bir sonu ve bu sonda kazananlar ile kaybedenler vardır.

“The Matrix is a system, Neo. That system is our enemy. But when you’re inside, you look around, what do you see? Businessmen, teachers, lawyers, carpenters. The very minds of the people we are trying to save. But until we do, these people are still a part of that system and that makes them our enemy. You have to understand, most of these people are not ready to be unplugged. And many of them are so inured, so hopelessly dependent on the system, that they will fight to protect it.” Morpheus, Matrıx

Oyundan bahsederken Matrıx filmine değinmemek olmaz. Aslında burada biraz kararsızım. Çünkü eleştirel okuma dersleri bizlere eserleri bağlamı dışında yorumlamanın yanlışlığından sıklıkla uyarır. Ama öbür yandan Matrix gibi kanonik eserler zaten böyle anlamı zenginleştirici yorumlarla değer kazanıyor. Bu yüzden kendime izin verip yorumuma geçiyorum.

Meşhur “kırmızı elbiseli kadın” sahnesinde Neo, Morpheus’u takip ederken şu cümleleri söyler. “Matrix bir sistemdir Neo. Sistem bizim düşmanımızdır.”, “Kurtarmaya çalıştığımız insanların zihinleri.”, “Ama onların çoğu fişten çekilmeye (unplugged) hazır değiller hatta öylesine alışmışlar ki sistemi korumak için savaşacaklar”

Bu cümleler bana bazı Kurani ifadelerden dolayı çok tanıdık geliyor: ” fakat insanların çoğu bilmezler.” Birçok ayet sonunda bu cümleyi hatırlıyoruzdur.

Morpheus’un söylediği son cümleye tekrar gelecek olursak insanların bir çoğu sistemi korumak için savaşacak. Meselenin en çetrefilli kısmı galiba burası. Aynı takımın içinde olduğunu düşündüğümüz fakat korumak, güzellikleri anlatmak istediğimiz insanlara bir türlü ulaşamadığımız oluyor. Göz göre göre onları kaybetmeye gönlümüz el vermiyor. İşte yıllar yıllar önce Asr Suresini tefsir eden şöyle resimli bir anlatıma denk gelmiştim. Video benim yetmediğim belki de kendimi yanlış ifade etme ihtimalimin olduğu yerlerde meseleyi noktalayacak. Linkini aşağıya bırakıyorum. Umarım seversiniz.

Şevval Baştan

Yorum bırakın