Uzaylılarla mı Yoksa Emperyal Megalomanlarla mı Başımız Dertte?

Ay’ın gözüne saplanmış bir roket. Siyah beyaz bir tablo gibi dursa da sinemanın en ikonik görüntülerinden biridir bu. Sonrasında Ayın gözünden kanlar gelmesi acı verici olsa da..

La Voyage Dans La Lune, 1902 Fransız yapımı bir kısa film. Bilim kurgu türünün ilk örneği olması bakımından sinema tarihinde önemli yere sahip. Filmin yönetmeni Melies, bu filminde Jules Verne’in kitaplarda inşa ettiği evreni sinemaya taşıyor. Sinematografın yeni icat olduğu bir döneme rastlayan illüzyonist Melies için sinema, canlı olarak seyirci karşısında gerçekleştirmeyi hayal bile edemeyeceği; sihirlere, dekorunda özgür olduğu sayısız sahneye imkan veriyordu.

Kısaca özetleyecek olursak film, Ay’a gitmek üzere toplanan bir grup bilginin yolculuğunu anlatıyor. Fakat bu kişilerin giyinişleriyle bilim adamından çok büyücülere benzemesi dikkat çekici. Yolculukları için bir kapsül/roket inşa eden bilginler büyük bir kalabalığın şahitliğinde içine girdikleri kapsülle Ay’a nişan alınarak ateşlenirler. Sonrasında beyaz adam ayın yüzeyine başarıyla iniş yapar.

Roketlerinden indikten kısa süre sonra Ay’ın yerli halkı “Selenitler” onları bulur ve liderlerinin yanına götürürler. Lider’in huzuruna çıkınca Dünyalı kaşiflerimiz bir kargaşa çıkarıp oradan kurtulur. Bu sırada birkaç yerliyi de öldürerek roketlerine ulaşırlar. Aceleyle kaçmaya çalışırken arkalarından onları takip eden ve roketin arkasına atlayan bir Selenit’de onlara yetişerek dünyaya iner.

Filmin kapanış sahnesinde kaşiflerimiz onları bekleyen sevinçli bir kalabalıkla, bir şenlik alanıyla karşılaşır. Ve arkalarından gelen Selenit’i boynundan zincirlenmiş halde kalabalığa sunmalarıyla film sona erer.

Yüzeysel bir bakışla bu filmi insanlığın Ay’a, dolayısıyla da uzaya ulaşma hayallerini yansıttığı ve bugünlere ilham veren bir eser olarak değerlendirebiliriz. Çünkü La Voyage Dans La Lune, Neil Armstrong Ay ayak basmadan 67 yıl önce çekilmesine rağmen uzaya roket ile gidilebileceğini göstermesi bakımından bile dikkate değer. Fakat sadece bu yönüne bakmak onu bugün daha derin anlamak konusunda bizi kısıtlar.

Le Jardin d’Acclimatation

Ay’ı keşfetmek isterken “vahşi” yerlilerle karşılaşmış “talihsiz” bilginlerin dünyaya dönerken yanlarında getirdikleri yabancıyı teşhir etmeleri bana Kristof Kolomb’un Amerika seferinden dönerken getirdiği birkaç yerliyle başlayan ve 19. Yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşmış insan sergilerini hatırlatıyor.

Biraz geçmişe giderek meseleyi daha iyi anlayalım. 1870 yıllarında Prusya’nın kuşatması altında kalan Paris’in yoksul halkı zor günler geçiriyordu. Öyle ki; kedi, köpek ve hatta sıçanlarla beslenmek zorunda kalmışlardı. Öte yandan varlıklı kesim başka tatların peşindeydi. Fransa’nın en eski tema parkı olan Le Jardin d’Acclimatation‘daki dünyanın pek çok farklı yerinden getirilmiş hayvanlar özel tariflerle pişirilip bu insanlara sunuldu.

“Alexandre Choron’un 1870’in yılbaşı gecesinde müşterilerine sunduğu menü ise efsane olmuştu: Eşek kafası dolması, fil çorbası, deve rosto, kanguru güveç, biber soslu ayı incik, geyik soslu kurt, sıçan soslu kedi, mantar soslu antilop, yıllanmış şaraplarla birlikte servis edildi.”

Kuşatma sona erdiğinde parkın eski görkemli günlerinden eser yoktu. Bu duruma bir çare olarak insan ve hayvan taciri Karl Hagenbeck’den yardım istendi. Plana göre dünyanın farklı bölgelerinden getirilecek “vahşi” insanlarla Paris’te dünyanın ilk etnografik sergisi gerçekleştirilecekti.

Bu sergi halk tarafından beklenenden çok daha büyük bir ilgi gördü. Omaha’lar, Kızılderililer, Nubi’ler, Eskimolar, Apaçi’ler, Dahomey’ler, Karayipliler… Hepsine geleneksel kostümleri, aksesuarları giydirildi. Vahşi dansları yaptırıldı, dövüştürüldü. Çoğu Avrupa’ya getirilirken yollarda hastalıktan, yorgunluktan ölüyordu.

Bu vahşet tiyatrosu 1931 yılına kadar sürdü. Gösteriler sürerken, bilim çevresinin yaptığı “gözlemler” etnik hiyerarşiye zemin hazırladı.

Miles’ın filminin karanlık yüzünü en özet bu şekilde ifade edebiliriz. Peki bugün durum ne? Aslında değişen pek bir şey yok. Modern kılıflar içerisinde her şey meşru kabul ediliyor. Bu noktada etimoloji bizim elimizden tutacak.

Uzaylı” olarak çevirdiğimiz “alien” kelimesine bir bakalım:

14. Yüzyılın ortalarında ortaya çıkan Latince (aliēnus) kökenli bu kelimenin anlamı, “yabancı, düşman, başka yerden” gibi ifadeleri içerir. Bilim kurgu ile ilişkili olmasının yanı sıra, günlük hayatta hala benzer anlamlarda kullanılan bir kelime olması şaşırtıcı ve büyük bir sorun. Daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Örneğin United States INA’e (Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası) göre resmi olarak “alien” terimi kişinin uyruğunu ifade ediyor: Farklı kategorilerde Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olmayan herkesi niteleyen hukuki bir terim. https://www.law.cornell.edu/wex/alien#:~:text=Alien%20is%20a%20legal%20term,and%20refugee%2C%20documented%20and%20undocumented.

http://www.lawandsoftware.com/ina/INA-101-sec1101.html#:~:text=an%20alien%20presenting%20a%20border,clerk%20of%20a%20naturalization%20court.

Şu noktada şaşkınlığım geçmiyor ve güzel bir kapanış yapabileceğimi hissetmiyorum.

Acaba bir olguyu duygularımızla anlam yükledikten sonra mı tanımlıyoruz yoksa kelimelerle yüklenen anlamlarla bizden bağımsız şekilde mi anlam dünyamızda yer alıyor? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama iki türlü de tamamen olumsuz anlamları olan bir kelimeyle etnik çeşitliliği bu denli fazla olan bir ülkede işleri yürütmek nasıl bir saygısızlık bunun tarifi kelimelerle zor. Üstelik bu çok küçük bir detay.

Vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkürler.

Şevval Baştan

Yorum bırakın